
Kendimizi sevmeyi, ona aşkla bağlanmayı beceremezsek; kanımca sağlığımıza dikkat etmeyi de beceremeyiz. Mutlu değilsek, ne hayat kalitemizin ne de süresinin önemi kalır. İnsanın tüm çabası zor olanı yapıp, mutlu olabilmek üzerine olmalıdır.
Bir hastalık oluştuktan sonra onu tedavi ettirmeye uğraşmak insanı mutlu etmez. Tedavi mümkün olursa tabi ki mutlu olur insan; ancak, süreç can sıkıcıdır. Erkeklerde en sık görülen kanserlerden olan prostat kanseri, erken tanı konulduğunda; ki şikayetler oluşmadan yılda bir kez yaptırılacak makattan muayene ve bir tümör belirteci olan “Prostat Spesifik Antijen” değerinin tecrübeli bir hekim tarafından değerlendirilmesi yeterli olacaktır; tedavisi mümkün olan ve sürecin çoğunlukla mutlu sonla bittiği bir durumdur. Tekrar vurgulamam gerekir ki; mutlu son, erken tanıyla mümkündür. Peki mutlu sonla bitse de, sıkıntılı geçebilecek bu süreci hiç yaşamamak mümkün mü? Kısacası prostat kanserinden korunulabilir mi? Doğrusu cevabını bilmiyorum. Bilmek de mümkün değil. Ancak bir şeyler yapılabilir.
Tümör bilimi açısından baktığımızda tanısı konmuş kanserleri tedavi etmektense ondan korunmak daha caziptir. Birtakım kimyasal ve doğal ajanlarla tümörsel sürecin başlaması, başlayan sürecin geri döndürülmesi, kanser ilerlemesinin durdurulması veya yavaşlatılması mümkün olabilir mi? Prostat kanseri, birtakım özelliklerinden dolayı bu konuların araştırılabileceği en uygun kanserlerdendir. Prostat kanserinin görülme sıklığı çok fazladır. Öncü lezyonları vardır, belirgin hale geçmesi için uzun bir süre geçmesi gerekir, laboratuvarda kan tahlilinden tespit edilen bir belirteci vardır.
Yapılan çalışmalar diyetin önemli olabileceğini göstermektedir. Japonya gibi fitoöstrojenlerin fazla tüketildiği toplumlarda, prostat kanseri daha az sıklıkla görülmektedir. Fitoöstrojenler; bitki kökenli yiyeceklerde (soya fasulyesi, tahıl, soğan, çay, maydanoz, nar suyu. kekik, lahana ve brokoli gibi meyve sebzeler) bulunan, doğal yolla oluşan ve bağırsaklardan emilip idrarla atılan hormon benzeri bileşiklerdir. Suşi ve soya tüketin, prostat kanseri olmayın; demek elbette mümkün değil.
Çin ise, prostat kanserinin en az görüldüğü ülkedir. Burada, yeşil çay çok fazla tüketilir. Yeşil çay, antioksidan özelliği olan maddeler içerir; bu da antikanser etkiden sorumlu olabilir.
Üzüm çekirdeğinin laboratuvar ortamında prostat kanseri hücrelerinin gelişimini baskıladığı ve durdurduğu görülmüştür. Ancak insan vücudunda da aynı işi yapabilir mi, bilmiyoruz.
Ülkemizde bolca tüketilen domates, kayısı ve karpuz prostat için önemlidir. Bunlar bol miktarda likopen içermektedir. Bir meta-analizde literatürdeki 72 çalışmadan 57’sinin sonuçları yüksek miktarda domates tüketiminin prostat kanseri gelişme riskini azalttığı yönündedir. Unutmayalım ki, domatesi fazla tüketerek kendimize zarar vermeyiz; ama prostatımıza faydamız olur.
A, E ve D vitaminleri prostat kanserinden korunmak amaçlı düzenli kullanılabilir mi? Bu konularda yapılan çalışmalar birçok kafa karıştıran sorunu da ortaya çıkartmaktadır. Bunların yakın gelecekte açıklığa kavuşması da mümkün değildir. Bu aydınlanma süreci tamamlanana kadar ilaç endüstrisinden yararlanmaktansa bu yazıda belirtilen vitamin ve yiyeceklerin doğal yoldan, dengeli tüketilmesi yerinde olacaktır.
Birkaç kez de belirttiğim gibi bu yiyecekleri doğal ve dengeli kullanımla kendimize zarar vermeyiz; ancak belki prostatımıza şevkat göstermiş oluruz. Yiyip içerken de tedavi sürecinde mutlu sonun çeşitli yöntemlerle mümkün olduğunu unutmadan, erken tanı amaçlı olarak yıllık prostat kontrollerinin yaptırılması gerekir. Ailede prostat kanseri olgusu varsa; bu kontroller 40 yaşından sonra, yoksa 50 yaşından sonra başlamalıdır.
“İnsanın dünyaya karşı ilgisi, kendine duyduğu ilginin dışarı taşmasıdır gerçekte.” Bernard Shavv’a aittir bu söz. Kendimizle ve çevremizle ilgilenelim lütfen.










